Bir Öğretmenin Gözünden Tuğla Gibi Duran Anlar
Her şey gibi, benim için de bu tutkulu melankoli, bazen en basit görünen çatlaklardan sızıyor. Sanki bütün o formüller, bütün onlarca yılın birikimi olan bu futbol bilgisi, sadece televizyon ekranında olmuyor; o aynı zamanda hayatın kendisine dair derin bir gözlem penceresi haline geliyor. Ve bu pencereden baktığımda, bazen en büyük dersler, kritik bir maçın sonucuyla değil; o maç sırasında yaşadığım, öte yandan tamamen kişisel kalan küçük bir anla geliyor.
Akşam olmuştu. İstanbul’un o nemli, her daim ağırlığını taşıyan havası içeri dolmuştu. O dönemlerdi sanki; yeni bir sezonun ruhu henüz vücut bulamamış, heyecan gerilimle karışık o bilinmezlik içinde geziniyordu. Bizim kuşağımız için futbol, sadece bir spor dalı değildi; bu, yaşıyorduk. Takımımıza olan bağlılığımız, basit bir destekten çok öteydi; bu, kimliklerimizden biriydi. Benim gibi yıllar önce o heyecanı zirvede yaşamış birine gelince, her maç sanki büyük bir sınav gibi algılanırdı.
O günkü karşılaşma... Her ne kadar teknik olarak bütün detayları analiz etmiş olsam da, o anın duygusal ağırlığı tamamen farklıydı. Saha kenarından gelen uğultu vardı, tanıdık bir gerilim melodisi. Takımın o klasikleşmiş savunma yapısını kurmaya çalışırken, sanki 90’ların o saf, tahammülsüz hücum ruhunu geri çağırmaya çalışıyorduk. Teknik direktörün taktik tahtasında çizdiği her geçiş, benim zihnimde o eski, kaba kuvvetle yapılan mücadelelerin yankısını buluyordu. Bu, modern futbolun o aşırı taktikselleşmiş, ‘her kare hesaplanmış’ yapısından ziyade, biraz daha ham, alın teriyle kazanılan türden bir mücadeleydi sanki.
Fakat dersin geldiği nokta genellikle burasıdır benim için. Her şey kusursuz bir senaryo gibi akmaz ki futbol, hele bizim yetiştikğimiz o saf duygusal atmosferde öyle olmazdı. Her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan, bütün değişkenleri hesaba katlamaya çalışan o entelektüel çabamın bazen beni yanıltmasına izin veriyorum. Bir keresinde, o kritik bir deplasman maçında, takımın oyun kurma biçimi tam olarak benim kafamdaki ideal yapının dışına çıktığında yaşadığım o gerilim... Oysa ki, futbolun en güzel melodileri, daima notaların mükemmel bir araya gelmesinden ibaret değildir.
Benim için tutkunun pusulası, bazen o öngörülemezlikte kayboluyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi, futbol da bazen o en öngörülmemiş çabayla kurtuluyor ya da batıyor. O anlarda diyorum ki, her şeyi mükemmel bir mühendislik ürünü gibi görmek yerine, bazen o beklenmedik direnç anına saygı duymak gerekiyor. O sahada, bütün hesapların ötesine geçen saf bir irade gösteriliyor bazen. Ve bu görülmez ki, o da tıpkı iyi bir romanın sürpriz sonu gibi, beraberinde hem övgüyü hem de derin bir ‘Keşke…’ hissini taşıyor. İşte bu gerilim, benim bu oyundan vazgeçmeme neden olan ve aynı zamanda her gece uyuyamamanın sebebi olan şey. Bu, sadece bir maç değil; bu, sabrın ve beklentinin en saf haliyle çarpışmasıdır.