Oysa Her Şey Bir Kuralın Basit İhlaliydi Sanki
Sonbaharın o melankolik İstanbul kasveti çöktüğünde, en çok da eski maçların bandrolunu kaldırıp geçtiğim o eşikler geliyor zihnimin önünden. Sanki ayaklar altımızdaki çimlerin değil de, geçmişteki kendi öngörülerimizin üzerine basıyor. Bu blogdaki yazılarımın birçoğu, tesadüflerin o kaçınılmaz dansına dairdi; rastlantının güzelliği, o beklenmedik kesişim noktaları... Ve bu serideki o "yanlış" sandığım buluşmaların benim için ne ifade ettiğini şimdi, otuz yılı aşkın bu futbol tutkusunun soğuk mantığıyla birlikte yeniden tartıyorum. Bir nevi, kendi yaşanmışlığımın futbol sahnesindeki bir özetini yazıyorum diyebilirim.
Geçmişteki ben, her şeyi büyük bir kesinlikle yorumlardı sanki. Sanki görünen kaosu bile, üçgen geometrinin kusursuz bir uygulamasıymış gibi izlerdim. Bir maçın beraberlikle bitmesi, benim için sadece bir skor tabelası değil, o turun taktiksel hatalarının, oyuncu dirençlerinin ve yönetimsel kararların mükemmel bir senteziydi. Bu yüzden, "bu neden oldu?" sorusunu sorduğumda, cevap her zaman büyük bir doktrine indirgenirdi. Her şey, doğru dizilişin sağlanamamasından, kontrataktaki o küçük ayrıntının gözden kaçmasından kaynaklanırdı. Bu, benim gençliğimin eleştirel gözünden doğan bir kibi olabilir mi? Her şeyi kontrol etme takıntısı...
Fakat şimdi, o yaşlılığın getirdiği perspektifle bakınca, mesele bu kadar büyük bir mimari kusur değildi. Mesele, sahada cereyan eden o organik yaşantıyı, bilgisayarın soğuk algoritmalarıyla taklit etmeye çalışmak gibiydi sanki. Futbol, bir makine değildir ki, siz üç aşamalı bir girdiyle dört aşamalı mükemmel çıktıyı garanti edin. Hayır. O, alın teriyle yoğurulan, nefes alış verişle kurulan bir diyalogdur. Bazen en büyük yıkım, en basit insanın o anki umutsuzluğunun vücut bulmuş halidir.
O Kritik Anın Taktiksel Çözülüşü
Hatırlıyorum da, 90'ların o sert ve ham futbolunu izlerken, her şeyi çok yapısal bir çerçevede tutmaya çalışırdım. Kanat oyuncusunun pozisyonu, orta sahanın yük dağılımı... Bunlar benim pusulamdı. Bir oyuncu bireysel bir deha gösterse bile, eğer bu deha sistemin basit bir zaafiyetini kapatmaya çalışıyorsa, o uğraş her zaman yetersiz kalıyordu. Bu benim takıntımdı belki de: sistemin bütünlüğü her şeydir.
Fakat bazen, sistemi çözen o küçük kıvılcım, öngöremediğimiz bir bireysel ruh halidir. Bir oyuncunun o maçtaki kişisel motivasyon düşüklüğü ya da tam tersi, sahaya yansıttığı o kontrolden çıkmış büyük bir cesaret, tüm taktiksel çizelgeleri altüst edebiliyor. Ben bu duygusal girdiyi, başlangıçta bir "gürültü" olarak görüyor, onu filtrelemeye çalışıyordum. Sanki o duygusal çöküşü, matematiksel olarak telafi edilebilir bir bilinmezlik gibi ele alıyordum.
Geçmişteki ben, her parçanın kusursuz bir domino etkisiyle hareket etmesini beklerdi. Oysa futbol, bazen en büyük devrilmeyi, en beklenmedik bir ritim değişikliğinin tetiklemesiyle yaşıyor. Ve bu farkındalık, en çok da benim gibi derinlemesine analiz yapmaya alışmış birine gelince, o ilk savunma hattını yıkmak oluyor. Şimdi anlıyorum ki, bazen en büyük hata dediğimiz şey, aslında o sistemin sunduğu tüm değişkenlere rağmen, insan olmanın getirdiği öngörülemez gerçeğe karşı koymaya çalışmaktı. Bu, hem futbolun hem de hayatın en büyük derslerinden biri.